Soğuk Savaş Dönemi (1947-1991)

Yazan: Ahmet DOGAN

Soğuk savaş dönemi, 2. Dünya savaşı sonrasında özellikle Orta Avrupa devletleri üzerinde etki kavgasının Almanya’nın bölünmesiyle ve Doğu Avrupa’nın büyük bölümünde Sovyet tipi hükümetlerin oluşmasıyla başlayan ve Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılışına kadar süren siyasi, ekonomik ve askeri bakımdan iki süpergücün (ABD ve SSCB) önderliğindeki ideolojik iki blokun egemen olduğu dönemdir.

  1. Dünya Savaşı’nı takiben iktidarın küresel dağılımındaki (Avrupa’nın gücünün azalması) ve dünya ekonomisinde yaşanan değişiklikler, buna bağlı olarak sanayileşmiş merkez devletlerle az gelişmiş çevre devletler arasındaki ilişkilerdeki değişiklikler, silah teknolojisindeki gelişmeler, Soğuk Savaş’ın çıkmasına yol açan gelişmeler oldu. Bu gelişmelerle ilintili olarak, bu dönemi belirleyen temel meseleler, 3. Dünya ülkelerinin siyasal bağımsızlık ve ekonomik kalkınma mücadeleleri , süpergüçler arasındaki silahlanma yarışı ve Almanya ve Japonya’nın Batı ittifakına tekrar entegre edilmesi gibi konular oldu.

            Soğuk Savaş dönemini anlamak için belirli bir dönemselleştirme yapılabilir:

                1947 – 1951 Dönemi

  Bu dönemde, bloklar arasındaki ideolojik çatışmanın belirlediği ve silahlanma yarışının olduğu militerleşmiş bir uluslararası sistemin oluşmasıyla Soğuk Savaş şekil almaya başladı. Bu dönemin önemli olayları olarak 1947’de Kominform’un kurulması, Marshall Planı ve Truman Doktrini’nin ilan edilmesi, 1948’de Sovyet Rusya – Fin Dostluk ve İşbirliği Anlaşması ile Finlandiya’da Sovyet nüfuzunun gelişmesi, yine aynı tarihte Çekoslovakya’da komünist rejimin başa geçmesi, 1949’da Çin Devrimi ile komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması, 1948’deki Berlin Buhranı (Sovyetlerin Batılıları Berlin’den çıkarma çabaları dahilinde Batı Almanya ile Batı Berlin arasındaki ulaşımı ve elektriği kesmeleri sonucunda yaşanan kriz) ve bu kriz sonrasında 1949’da Batı ve Doğu Almanya’nın Federal Alman Cumhuriyeti (Batı Bloku dahilinde) ve Demokratik Alman Cumhuriyeti (Doğu Bloku dahilinde) olarak ikiye bölünmesi, 1949’da NATO’nun kurulması şeklinde sıralayabileceğimiz gelişmeler ile, Batı ve Doğu Blokları oluşmuştur. 


         Marshall Planı

2. Dünya Savaşı sonrasında dönemin ABD Dışişleri Bakanı George Marshall tarafından yıkıma uğramış Avrupa ülkelerinin yeniden imarı için İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkeleri kapsayan ekonomik yardım programıdır. Bu program, Marshall’ın 25 Haziran 1947’de ABD’de Harward Üniversitesi’nde verdiği konferansta açıklanmıştır. 22 Eylül 1947’de Avrupa Ekonomik İşbirliği Komitesi tarafından hazırlanan rapor, ABD hükümetine sunulmuş ve 3 Nisan 1948’de ABD başkanı Truman tarafından Ekonomik İşbirliği Yasası kapsamında onaylanmıştır. Yardımların yüzde 90’ı hibe, yüzde 10’u ise kredi olarak verilmiştir. Sovyetler Birliği Avrupa’nın yeniden imarı programını kabul etmemiş ve ABD’nin Avrupa’ya yardımına karşı çıkmıştır. Marshall Planı’ndaki temel amaç, savaş sonrası Avrupa’da Sovyet sisteminin genişlemesine karşı mücadele etmektir.

 

Kominform

Sovyet Rusya, Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya, Çekoslovakya, Fransa ve İtalya komünist partilerinin liderleri Polonya’nın Szklarska Poreba kentinde bir araya gelerek, uluslararası komünizm faaliyetlerini örgütlemek üzere, 5 Ekim 1947’de Kominform’un (Communist Information Bureau) kuruluşunu ilan ettiler. Bu bildiri ile dünyanın iki bloka ayrıldığı ilan edilmiş oldu. Kominform, Truman Doktrini’ne ve Marshall Planı’na karşı oluşturulmuştu. 1948 yılında Yugoslavya, Rusya’yla yaşadığı gerginlik sonucunda Kominform’dan çıkarıldı. Kominform, 1956 yılına kadar varlığını sürdürdü.

Dip Not:  Türkiye, ekonomik kalkınma programını desteklemek için Marshall Planı’ndan yararlanmak istedi. Ancak başvurusu, savaştan zarar görmediği gerekçesiyle geri çevrildi. Bunun üzerine Türkiye, ABD hükümetinden doğrudan yardım talep etti ve 4 Temmuz 1948’de Türkiye ile ABD arasında Ekonomik İşbirliği Antlaşması imzalandı. Yardım; hibeler (62.376.000 Dolar), kredi (72.000.000 Dolar) ve teknik yardımdan oluşuyordu.

         1951 – 1963 Dönemi

 Termonükleer silahların geliştirildiği ve buna bağlı olarak süpergüçler arasında gözdağı vermek suretiyle karşı tarafın geri çekilmesini sağlayan olası savaş korkusunun hakim olduğu (Dehşet Dengesi) bir Soğuk Savaş dönemidir. Bu dönemin önemli olayları, 1950 – 53 yılları arasındaki Kore Savaşı (dünyanın ekonomik, siyasi ve askeri alanlarda bölünmesini güçlendirdi), 1955’te Varşova Paktı’nın oluşturulması, 1957 yılında SSCB’nin yapay uydu Sputnik’I uzaya fırlatması, 1962 Küba Füze Krizi ve Sino – Hint Savaşı’dır.

 

Bu olaylardan en önemlisi, ABD ve SSCB’yi doğrudan savaşın eşiğine getirmesi nedeniyle Soğuk Savaş döneminin en tehlikeli olayı ve dönüm noktalarından biri olan Küba Füze Krizi’dir. Bu kriz, ABD’nin Türkiye, İtalya ve İngiltere’de füze konuşlandırması üzerine, 1959 – 1960 yıllarında SSCB’nin güvensizliğinin artmasıyla Küba’ya füze yerleştirmesi nedeniyle başladı. 22 Ekim 1962 tarihinde ABD’nin Küba’yı ablukaya almasıyla kriz tırmandı. Kriz, dönemin SSCB Başkanı Nikita Krushschev’in ABD’nin Küba’yı işgal etmeyeceği sözünü verirse füze konuşlandırmasını durduracağını bildirmesi üzerine ABD’nin 28 Ekin’de ablukayı kaldırmasıyla sonlandı. Bu bunalımın atlatılmasındaki liderlerin diyaloğa açık tutumları, Soğuk Savaş Dönemi’nde yumuşamaya zemin hazırlaması bakımından önemlidir.

1963 – 1985 Dönemi

Bu dönem Bloklar arasında yumuşama dönemidir. Küba Krizi’nden sonra taraflar sorunların çözümü konusunda daha yumuşak davranmaya başladılar. Ancak, 1975 – 1985 arasında tekrar bloklar karşı karşıya gelmeye başladılar.



           1985 -1991 Dönemi

 Soğuk Savaş’ın sona erdiği dönemdir. Soğuk Savaş’ın bitmesine neden olan gelişmelerden ilki, Mart 1985’te Mikhail Gorbachev’in SSCB’de Komünist Parti’in Genel Sekreterliği’ne gelmesidir. Gorbavhev’in benimsediği “Glasnost” (açıklık – özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü ve serbest seçimlerin yapılmasıyla siyasal sistemin çoğullaştırılması gibi) ve “Perestroika” (yeniden yapılanma) politikaları ile SSCB’nin hem ekonomi (merkezi hükümet planlamasından pazar ekonomisine geçiş) hem de uluslararası ilişkiler politikalarında (ABD ile yapılan görüşmeler sonucunda nükleer silahlanma yarışına son verme isteği) önemli değişimler meydana geldi.

Bununla ilintili olarak ikinci gelişme, Gorbachev’in Mayıs 1988’de BM’nin Genel Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, ideolojik dış politikaya son verilmesi gerektiğini ve ülkelerin başkalarının iç işlerine karışmadan bağımsız karar verebilmeleri gerektiğini söyleyerek, Doğu Avrupa ülkelerindeki Sovyet etkisini azaltmasıdır. Bunun üzerine Sovyet ordusu, Afganistan’dan çekilmeye başladı ve Doğu Bloku ülkelerinde asker sayıları azaltıldı. Buna bağlı olarak, 1989’da Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Romanya ve Bulgaristan’da Komünist rejimler yıkılarak demokrasiyi benimseyip ve serbest piyasa ekonomisine geçiş yapmışlardır.

Soğuk Savaş’ın temel sembollerinden biri olan Berlin Duvarı’nın 9 Kasım 1989’da yıkılması ve 3 Ekim 1990’da Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi, bu dönemin bitişine işaret eden en önemli olaylardandır. Bütün bu gelişmelere ek olarak, 1989’da başlayıp 25 Aralık 1991’de sona eren bir süreçte SSCB’nin dağılarak 15 bağımsız devletten oluşan bir yapıya dönüşmesi, Soğuk Savaş’ın sonunu getirdi.

 Berlin Duvarı: 

Doğu ve Batı Bloku’nu ayırması nedeniyle Soğuk Savaş döneminin simgesi olan Berlin Duvarı, Sovyet etkisindeki Doğu Almanya’dan ABD etkisindeki Batı Almanya’ya kaçışı engellemek amacıyla 1961 yılında yapılmıştır.  

          Soğuk Savaş döneminin uluslararası system açısından üç belirleyici özelliği vardır. Birincisi, süpergüçler olarak anılan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin hegemonyasına dayalı ve Doğu – Batı bloku ekseninde sürdürülen iki kutuplu ideolojik bir çatışmanın uluslararası sistemi belirlemesidir. 

Batı Bloku, ABD’nin hegemonyasında sanayileşmiş kapitalist Batı Avrupa ülkeleri, Avusturalya, Japonya, Kanada ve Yeni Zelanda’dan oluşur. ABD, 2. Dünya Savaşı sonrasında serbest ticaretin ve liberal uluslararası iktisadi düzenin hakim olduğu bir uluslararası system benimsemişti. Doğu Bloku ise SSCB’nin hegemonyasında Macaristan, Çekoslovakya gibi “uydu devletler” yarattığı Doğu Avrupa’daki Marksist devletler ve Komünist Çin’den (1949’dan itibaren) oluşur.

Bu bloklar NATO ve Varşova Paktı ile hayat bulmuşlar ve Soğuk Savaş’ın temelini atmışlardır. Soğuk Savaşı belirleyen ideolojik çatışma, bu blokların 1955’ten itibaren sömürgecilikten kurtularak bağımsızlıklarını elde etme çabaları içinde olan 3. Dünya ülkelerini (Güney Yarımküre’deki “az gelişmiş” ülkeler) dış yardımlarla veya doğrudan askeri müdahale ile kendi bloklarının etkisine alma yarışı etrafında dönmüştür.   

 Nükleer Silahlanma Yarışı

Bu dönemin ikinci önemli özelliği, askeri teknolojideki gelişmelerin (radar, jetler, füzeler, atom bombası) uzak mesafelerde de büyük yıkım yaratma gücü sağlamsıdır. ABD ve SSCB’yi süpergüçler olarak diğer devletlerden (Britanya, Fransa, Almanya, Japonya, Çin) ayıran temel unsur, nükleer silah gücüne sahip olmalarıdır. Soğuk Savaş döneminin belirleyici unsurlarından biri de 1958 – 1968 yılları arasındaki nükleer silahlanma yarışıdır.

Aslında bu yarış, ABD’nin 1945 yılında ilk kez nükleer silahı geliştirmesi ve 1949 yılında SSCB’nin nükleer denemelerinin ardından ilk atom bombasını kullanmasıyla tetiklendi. 1952 yılında ABD’nin 1953 yılında da SSCB’nin hidrojen bombasına sahip olmasıyla iki süpergüç arasında nükleer güç açısından bir denge sağlansa da ABD’nin SSCB’yi vurabilecek kısa ve orta menzilli füzelere sahip olması dengeyi bozdu.

 

1957 yılında SSCB’nin yapay uydu Sputnik’i uzaya fırlatmasıyla denge tekrar sağlandı. Bu dönemde topyekun savaştan ziyade karşılıklı nükleer caydırma durumuna bağlı olarak “Dehşet Dengesi” ya da “Karşılıklı Yok olma” tehlikesinin yarattığı bir tür denge anlayışı olmuştur. Nükleer silahlanma yarışı, 1968 yılında ABD ve SSCB tarafından imzalanan ve 1970 yılında yürürlüğe giren “Nükleer Silahların Yayılması’nın Önlenmesi Anlaşması” ile sonlanmıştır.

       Soğuk Savaş Dönemi’nin üçüncü belirleyici özelliği ise sistemde baskın olan ve sistemi belirleyen merkez kapitalist devletler – arasındaki siyasal ve ekonomik rekabetin, 3. Dünya ülkelerinde ciddi çatışmalara ve bunların sonucunda sosyal, siyasal ve ekonomik değişimlere yol açmasıdır. 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Afrika’daki birçok sömürgenin bağımsızlığını elde etmesiyle 1945 – 1975 yılları arasında ulus – devlet aktörlerinin sayısı 60’tan 130’a çıkarak dünya haritasını değiştirdi. 

Sembolik Anlam

Sancılı geçen bu dönemde, özellikle 1970’li yıllarda, Asya, Afrika ve Güney Amerika’da uzun yıllar süren şiddetli çatışmalar görülür. Kendi içinde bölgesel ve yerel olarak değerlendirilebilecek bu çatışmaların Soğuk Savaş sürecinde Doğu – Batı kutuplaşmasında sembolik de bir anlamı olur. Buna gore önemli olan çatışma olan ülkenin Sovyetler mi yoksa Amerika mı taraftarı olduğudur. 1994 yılında daha önce Belçika kolonisi olan Ruanda’da başkanın öldürülmesi sonrasında, ülkedeki çoğunluk gurubu olan Hutuların sistematik olarak Tutsileri öldürmesi ile (birkaç ay içerisinde 500.000 Tutsi öldürüldü) etnik bir savaş başlar. Afrika’da iç savaşlar nedeniyle var olan siyasal istikrarsızlığa yoksulluk ve hastalık (HIV/AIDS başta olmak üzere) eşlik etmektedir.

Latin Amerika’da 19. ve 20. yüzyıldaki temel sorun çok az insanın toprak sahibi olmasıydı. Bu nedenle köylüler ve çiftçiler toprak reform talep etmekteydi. Bu memnuniyetsizlik 1959’da Küba’da ve 1979’da Nikaragua’da devrimlere neden oldu. Bu devrimlerle komünist liderler başa geçerek toprağın yeniden dağılımını sağladılar. Latin Amerika’da büyük oranda diktatörlüklere son verme ve demokratikleşme yönünde eğilim ağır basmıştır. Ama baktığımızda birkaç yıl öncesine kadar Küba’da hala Fidel Castro yönetimdeydi. 

      

Orta Doğu’da 1948’de BM’nin İngiliz Mandası altında olan Filistin’I ikiye bölmesi ve bir kısmını Filistinlilere diğerini İsrail’e vermesi sonucunda İsrail Devleti kurulmuştur. Bu bölünmeden ve İsrail’in kuruluşundan memnun olmayan Arap ülkeleri ile İsrail arasında savaşlar (1967 ve 1973 arasında) olmuştur. Vatanlarını kaybeden Filistinliler, Yaser Arafat’ın liderliğinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kurmuşlardır.    

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir