Türkiye’de Akademiyi “Ölüme Bırakmak”: Barış için Akademisyenler Örneği

11 Ocak 2016 tarihinde yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” adlı bildiri sebebi ile Türkiye’de akademi, mevcut iktidarın açıktan hedef tahtası haline geldi. Akademinin hedef tahtasına oturtulması ve kontrol edilmeye çalışılması, Türkiye siyasi tarihi açısından -aslında- yeni bir durum değil. 17 yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) iktidarı açısından da bu durum böyle. 17 yıllık iktidarı boyunca, gerek harç, yurt vb. meseleler aracılığıyla üniversite öğrencileri üzerinden gerekse Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), teşvikler, neoliberal sermaye düzenine katkı sağlayacak çalışmalara yönelik bursların oluşturulması, rektörlük seçimleri ve en nihayetinde 2016 yılında çıkarılan kanun hükmünde kararname (KHK) ile rektörlerin cumhurbaşkanlığı tarafından atanıyor olması, akademiye bu zamana kadar zaten müdahale edilmeye çalışıldığının en büyük kanıtıdır. Peki Barış için Akademisyenler ’in ve “Bu Suça Ortak Olmayacağız” adlı bildirinin Türkiye siyasi tarihinde akademi üzerinde kurulmaya çalışılan diğer baskılardan farkı ne?

2012 yılında, 50’den fazla üniversiteden 264 akademisyenin altına imza attığı bir bildiri sonucunda Barış İçin Akademisyenler (BAK) kuruldu. Kuruluşundan bu yana, barış talebini yükseltmek, çatışmasızlık süreçleri, barışın inşa ve toplumsallaştırılma süreçleri ile ilgili dünyadaki örnekleri inceleyerek akademik bilgi üretmek ve üretilen bilgiyi kamuoyunun bilgisine sunmak ve Ak Parti döneminde Kürt Sorununu çözmeye yönelik olarak ortaya çıkan Barış Süreci (Çözüm Süreci)* boyunca sağlıklı politikaların ortaya konulabilmesi amacıyla birçok toplantı ve bildiriye imza atan bir inisiyatif haline geldi. Bunlardan biri de “Bu Suça Ortak Olmayacağız” adlı bildiridir.

Bildirinin yayınlanma ve imzalanma sebebi, Barış Süreci bitirildikten sonraki politik süreçte, Kürt illerinde (Sur, Silvan, Nusaybin, Cizre, Silopi vb.) yaşanan olağanüstü hâl (OHAL) ve insan haklarına aykırı devlet eylemleriydi. Belirtilen yerlerde sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Ağır silahlar ve silahlı kuvvetler eşliğinde devlet tarafından bölgeye girildi ve birçok sivil can kaybı yaşandı. Kuruluş amacı itibariyle, Barış için Akademisyenler, ilgili bildiriyi* akademisyenler arasında toplanan imzadan sonra 11 Ocak 2016 tarihinde yayınladı ve bildirinin yayınlanmasıyla beraber, ilk imzacı gruptan olan 1128 akademisyen, iktidar tarafından açık hedef haline getirildi.

Barış için Akademisyenler Hedef Alındı

Bildiri yayınlandıktan bir gün sonra, 12 Ocak 2016 tarihinde büyükelçiler için yapılan resepsiyonda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, barış imzacısı akademisyenlerin ihanet içinde olduklarını söyledi ve akademisyenleri hedef aldı:

“Bu aydın müsveddeleri kalkıp devletin bir katliam yaptığından bahsediyor. Ey aydın müsveddeleri siz karanlıksınız, karanlık. Aydın falan değilsiniz. Sizler ne Güneydoğu’yu, ne Doğu’yu buraların adresini bilemeyecek kadar karanlıksınız ve cahilsiniz. Ama oraları bizler kendi evimizin yolu, adresi gibi çok iyi biliriz. Kendisine akademisyen diyen güruh devleti suçluyor. Bununla yetinmeyip yabancıları Türkiye’ye çağırıyorlar. Bunun adı mandacılıktır. 100 yıl önce de aynı zihniyet vardı. Bugün de üstelik çoğu maaşını devletten alan, cebinde bu devletin kimliğini taşıyan sözde aydınların ihanetiyle karşı karşıyayız. … Ya milletin ve devletin yanında olursunuz ya da terör örgütünden yana olursunuz. … Bizim bu sözde akademisyenlerden izin alacak halimiz yok. Bunların haddini de bilmesi lazım”

Erdoğan’ın hedef göstermesiyle birlikte, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) yazılı bir açıklama yaparak, hukuk çerçevesi içerisinde gerekenin yapılacağını yani ilgili akademisyenlere soruşturma açılacağını söyledi. Türkiye’de akademiyi “ölüme bırakan” sürecin ilk adımları atılmaya başlanmış oldu. Cumhuriyet Başsavcılıklarının çeşitli illerde başlattığı soruşturmalar kapsamında, bazı akademisyenler gözaltına alındı. Bazı üniversitelerde, imzacı akademisyenlerin okulda bulunan ofislerinin kapıları ülkücü öğrenciler tarafından işaretlendi.

Tasfiye Süreci OHAL ile Başladı

Gazi Üniversitesi’nden iki akademisyenin kapısına “PKK’ya destek veren X’i üniversitemizde istemiyoruz” yazılırken, Selçuk Üniversitesi’nden bir akademisyenin kapısına ise “Şerefi Şanı büyük Türk topraklarında senin gibi hainlere yer yok. Selçuk’u sana dar edeceğiz” yazıldı. Süreç, Erdoğan ve hükümet ileri gelenlerinin hedef gösteren açıklamaları, üniversitelerdeki bazı grupların hedef göstermeleri ve üniversite yönetimleri ile savcılıklar tarafından açılan soruşturmalarla ilerlerken, 15 Temmuz 2016 tarihinde hükümete bir darbe girişimi gerçekleştirildi. Bastırılan darbe girişimi sonrasında, 21 Temmuz 2016 günü, Türkiye genelinde olağanüstü hâl (OHAL) ilan edildi. Ve akademisyenlerin tasfiye süreci de böylelikle başlamış oldu.

Tasfiye sürecini anlayabilmek için, öncelikle “terör” kavramını ve Türkiye güncel siyasetinde neye denk düştüğünü incelememiz gerektiği kanısındayım. Terör kavramının sözlük anlamına baktığımızda, “genellikle siyasal bir dava uğruna girişilen, toplumu korkutmaya, yıldırmaya yönelik her türlü eylem” manasına geldiğini görürüz. Fakat terör kavramında, kendine içkin halde zaten bulunan “muğlaklık”, gün geçtikçe daha da sisli bir hale gelmeye ve kaygan bir zeminde hareket etmeye başladı. İşte bu muğlaklığa dayanarak, günümüzde herhangi bir şahsı, terörle ilişkili bir suçtan yargılamak gittikçe kolaylaştı. Şüphesiz ki, sürekli değişen ve gittikçe esnekleşen Terörle Mücadele Kanunu’nun bundaki payı büyüktür. Barış İçin Akademisyenlerin, iktidar tarafından ölüme bırakılmalarına yarayan zeminlerden/araçlardan birisi de işte bu muğlaklıktır.

Amaç Muhalifleri Sindirmek

İktidar açısından bakacak olduğumuzda, “terör” gibi meselelerin, halkın milliyetçi damarlarını kaşıyarak, popülist siyaset ve söylemler aracılığıyla, kendi kitlesini ve milliyetçi kitleyi konsolide etmek amaçlı kullanıldığını iddia etmemiz mümkündür. Zaten, bu söylemlerin salt imzacı akademisyenlere yönelik değil, kendisine muhalif olduğunu düşündüğü herkese karşı kullanıldığını görülebiliyor. Hükümetin neden KHK’lar aracılığıyla bunca insanı ihraç ederek ölüme bıraktığına dair bir soru sorulduğunda, bence bunun bir başka nedeni de “aydın ve entelektüel olana duyulan hınç ve öfke” olabilir.

Ak Parti’nin, iktidara geldiği ilk günden beri, kendisini eleştiren ve ona karşı muhalefet eden eğitim seviyesi yüksek olan/aydın kitleye karşı, popülist ve saldırgan bir söylemle – yer yer bunlar “Kemalist ve laikçi”, yer yer “vesayetçi ve elit” gibi söylemlerle- hareket ettiği görülüyor. Dolayısıyla, Barış İçin Akademisyenler ’e yöneltilen bu ihraç rejiminin, aslında bir hıncın ve öfkenin ürünü olduğunu da düşünmekteyim.

YÖK’ün Hegemonya Kurma Çabası

Bu bağlamda, YÖK tarafından bazı imzacı akademisyenlere karşı öne sürülen “imzanızı geri çekin ve pişmanlık dilekçesi imzalayın” talebinin, aslında bir tür “af dileterek kendi üstünlüğünü ve ‘büyüklüğünü’ muhalif kitle karşısında kabul ettirme çabası” ve bir tür “lütufta bulunma” olarak yorumlamak da mümkün olabilir. Zaten, imzasını çekmeyen ve sonradan açılan mahkemelerde, “pişmanım” demediği için hapse mahkûm edilen ya da dosyası üst mahkemede bekleyen akademisyenleri gördüğümüzde, sürecin bir tür “hınç meselesi” olduğunu anlayabiliyoruz. Kısacası iktidarın, bireysel olarak disipline edemediği muhalifleri, bir kitle/toplam olarak, biyo-iktidar aracılığıyla yok etmeye çalıştığı söylenebilir.

Akademisyenlerin tasfiyesi ve işletilen süreç, akıllara ilk olarak “sivil ölüm” kavramını getiriyor. Sivil ölüm kavramının anlamına bakıldığında, “hükümete karşı işlenen bir suç sebebiyle, kişinin vatandaşlık/yasal haklarının bir kısmının ya da tamamının elinden alınması” demek olduğu görülür. Çalışmamın “Kuramsal Çerçeve” adlı bölümünde bahsettiğim Foucault’nun “ölüme bırakmak” kavramının, aslında hukuktaki “sivil ölüm (civil death)” kavramına karşılık geldiğini ve Barış İçin Akademisyenler ’in ihraç sürecinin bu kavramlar bağlamında anlaşılabileceğini düşünüyorum.

Kamu Hizmetinden Men Edildiler

Bu noktada, Foucault’nun “ötekiyi yok etmenin yalnızca öldürmekle işlemediğini; ölüme bırakma, siyasal ölüm, ölme riskini çoğaltma, dışlama, sürgün, vb. gibi pratikler üzerinden de işleyebileceğini” vurguladığını hatırlatmakta fayda görüyorum. Olağanüstü hâl ilan edildikten sonra çıkarılan kanun hükmünde kararnameler ile 406 barış imzacısı akademisyen ihraç edilirken, 143 barış imzacısı akademisyen ise işten çıkarıldı ya da istifaya veya emekliliğe zorlandı. Kanun hükmünde kararnameler ile ihraç edilen akademisyenler, dolaylı ya da doğrudan biçimde, bir daha istihdam edilmemek üzere “kamu hizmetinden men edildiler”. Bu kişilerin yapmaya en yetkin oldukları şey yani meslekleri ellerinden bir daha dönüşü olmamak üzere alındı. Bu kişiler, geçim ve sosyal güvenceli çalışma kaynaklarını kaybettiler. Foucault’nun dediği yok etme pratiği olan “ölüme bırakma”, BAK vakasında, ihraçlar aracılığıyla “işinden etme” siluetine bürünmüş görünüyor. 

Bu bir ölüme bırakma pratiğidir çünkü tasfiye edilen akademisyenler yalnızca kamuda değil, özel sektör üzerinde oluşturulan iktidar baskısı ile, özel sektörde çalışma haklarından da men edilmiş durumdadırlar. Örneğin, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ihraç edilen akademisyen Cenk Yiğiter’in avukatlık yapabilmek için Ankara Barosu’na yaptığı stajyer avukatlık başvurusu “KHK ile ihraç edildiği” gerekçesiyle reddedilmiş, dönemin Ankara Barosu Başkanı Avukat Hakan Canduran ise “OHAL KHK’sına uygun davrandıklarını fakat kararın kesin olmadığını, Yiğiter’in isterse Türkiye Barolar Birliği’ne itiraz edebileceğini” söylemiştir.

Yurtdışına Çıkış Yasakları Getirildi

Öte yandan, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 13/2 maddesinde yer alan “seyahat özgürlüğü” hakkı da işinden ederek ölüme bırakma pratiğinin bir başka aracı haline geldi. Türkiye’nin de taraf olduğu bildirgede geçen “herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir” maddesi, işinden ederek ölüme bırakmanın bir aracı oldu ve barış imzacısı akademisyenlerin mevcut pasaportları geçersiz sayıldı. Kimlik numaralarına düşülen şerh ile yenisini almaları da engellendi.

Türkiye’de kaybettiği işini yurtdışında icra ederek yaşamına devam etme şansının bırakılmaması olarak da düşünülebilecek bu yaptırım hem çalışma hakkı hem de seyahat özgürlüğünün engellenmesi açısından, ölüme bırakmaya dair başka bir araç haline geldi. Üstelik, OHAL kalktıktan sonra da pasaportların iade edilmemesi, ölmeye bırakmak açısından, pasaportların ve çalışma hakkının nasıl araçsallaştırıldığına dair kanıt olarak düşünülebilir. Kısacası ölüme bırakmanın, günümüz Türkiye’sinde “işinden ederek açlıkla terbiye etme” biçiminde işlediği söylenebilir.

Barış İçin Akademisyenler İş Bulmakta Zorlandı

Akademisyenlerin işinden edilme deneyimleri, diğer yanıyla “ölme riskini artırma” olarak da işlemiştir. İşinden edildikten sonra birçok akademisyen, güvencesiz bir biçimde, kayıt dışı çalışmak zorunda bırakılmıştır. Bu hem sosyal hakları olmadan, günübirlik ya da “freelancer” çalışarak akademisyenlerin bugünlerini güvencesiz hale getirdiği gibi, hem de geleceklerini belirsiz hale mahkûm etmiştir. Örneğin, Abant İzzet Baysal Üniversitesi’ndeki görevinden KHK ile ihraç edilen akademisyen Orhan Kaya güvencesiz bir biçimde inşaatta çalışmaya başladı.

Diğer yandan, imzacı akademisyenlerle aynı sendikadan olan ve KHK’lar ile ihraç edilen Eğitim-Sen’li öğretmen Aslan Durman’dan -her ne kadar bu çalışma barış akademisyenleri ile ilgili olsa da- bahsetmeyi, “ölme riskini artırarak yok etme”nin ne olduğunu daha iyi anlayabilmemiz açısından önemli buluyorum. 686 sayılı KHK ile mensubu bulunduğu öğretmenlik mesleğinden ihraç edilen öğretmen Durman, Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesinde çalıştığı inşaatta meydana gelen çökme sonucunda hayatını kaybetti. Kendisi gibi ihraç edilen meslektaşının olay sonrasında verdiği demeç, OHAL KHK’ları ile ölme riskini artırmanın yani dolaylı yoldan öldürmenin arasındaki ilişkiyi net bir biçimde ortaya seriyor:

“Arkadaşım şu an kendi görevini yapıyor olsaydı bugün ölmeyebilirdi. Okulda öğrencileriyle birlikte olurdu, ya da kursta olurdu. Ölümü tesadüf değil. Öğretmenlik yaparken inşaatla ilgilenmiyordu. Ölümüne neden olan durum ihraç edilmiş olması…”

Seçilme Hakları Elinden Alındı

OHAL KHK’ları ile ihraç edilen insanların en temel vatandaşlık haklarına dokunulmasının, yaratılmak istenen sivil ölümün boyutlarıyla ilgili bize bir fikir verebileceğini düşünüyorum. Bu temel haklardan birisi de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 67. maddesi ile düzenlenen seçme ve seçilme hakkıdır. Anayasa’da açıkça belirtilmiş olmasına rağmen KHK’lıların önce seçilme hakları sonra da seçme hakları engellenmeye çalışılmıştır.

Bu girişim, KHK’lıların siyasi iradelerini de -yalnızca barış bildirisini imzalamaları ya da muhalif olmaları gerekçesiyle engellenen ve cezalandırılan ifade özgürlükleri gibi- tamamen bitirme, KHK’lıları “siyasal ölüme mahkûm etme” girişimi olarak da okunabilir. Aynı zamanda bu girişim, ölüme bırakılanın siyasal olarak da öldürülerek, yaşayan bir özneden ziyade “nesneye indirgenme çabası” olarak da yorumlanabilir. Yani, KHK ile ihraç edilenler üzerinde, siyasal gerekçelerle önce damgalamanın sonra da toplumdan ve siyasal alandan dışlamanın araç olarak kullanıldığını söylemek, bu bağlamda, pekâlâ mümkündür.

Vakadan bir örnekle devam etmek gerekirse şunları örnek verebiliriz: 31 Mart yerel seçimleri ile seçilen KHK’lı adayların mazbataları Yüksek Seçim Kurumu (YSK) tarafından verilmedi; diğer yandan, aynı yerel seçimlerin İstanbul ayağının iptali için yapılan başvuru hazırlığı sırasında, Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un konu ile ilgili verdiği demeçler de incelenmeye değerdir:

“KHK ile ihraç edilmiş kişinin, hatta kamu görevlisi KHK ile ihraç edilmesi sebebiyle mazbatası iptal edilenler oldu. Hatta diyor ki, ben burada bir tartışma daha başlatayım. 298’nci yasanın 8’inci maddesi, kamu hizmetinden yasaklı olanlar seçme hakkına da sahip değildirler diyor kanun. İlk kez bir şey söylüyorum; bir, kısıtlı olanlar. İki, kamu hizmetinden yasaklı olanlar. Az önce kısıtlı olanlar listede var dedim. Cezaevinde olanlara şerh düşülmemiş dedim. İki, kamu hizmetinden yasaklı olanlar… Peki kamu hizmetinden yasaklı olanlar için illa mahkeme kararı gerekir mi? Bence hayır. Önümüzdeki günlerde konuşacağız. Kanun çerçeveyi çizmiş, uluslararası sözleşmelerde de aynı şeyler var. İlla mahkeme kararına bağlı olması gerekmiyor diyor”

Damgalanma ve Toplumdan Dışlama

Ölüme bırakmanın toplumdaki en temel karşılıkları toplum içinde damgalanma ve toplumdan dışlanma pratikleridir. Bu noktada, linç meselesine eğilmeyi önemli buluyorum. Linç kelimesinin sözlükteki karşılığı itibariyle “yargılamadan cezalandırma” anlamına geldiğini daha önce de belirtmiştim. Bu bağlamda, aslında KHK’lar ile ihraç olan akademisyenlere yaşatılan sürecin hem toplumun bazı kesimlerindeki karşılığının “linç” olduğuna, hem de yaşanan ihraç sürecinin kendisinin de aslında özü itibariyle linçe karşılık geldiğini düşünüyorum.

İlk olarak, neden sürecin kendisinin linçe denk düştüğünü açıklamak istiyorum. Barış bildirisine attıkları imzadan dolayı ihraç edilen akademisyenler, haklarında herhangi bir yargılama ya da hüküm olmadan “idari bir kararla” ihraç edilmişlerdir. Yani ihraçlar gerçekleştirildiği sırada, ortada ihracı gerektiren hukuki olarak kesinleşmiş bir suç yoktu. Bu da aslında ölüme bırakmanın “linç” tanımıyla bire bir örtüştüğünü ve ölüme bırakma ile linçin -öz itibariyle- birbirlerine göbek bağıyla bağlı olduğunu gösterir. Bildiri yayınlandıktan sonraki süreçte, iktidar tarafından, imzacılara yönelik nefret dili kullanılmaya başlandı. İmzacılar hedef gösterildi. Ve bunun geri bildirimi ise linç ile oldu.

Mafya’dan Tehditler

Üniversite kampüslerinde kapı işaretlemekten tutun, silahlı organize suç örgütü/mafya lideri Sedat Peker’in akademisyenlere yönelik ağır tehditler içeren “oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız” açıklamalarından “kulağınızı açın ve beni iyi dinleyin. Ben sizi tehdit etmiyorum. Başınıza gelecekleri peşin peşin söylüyorum” açıklamalarına kadar birçok vaka vuku buldu. Bir mafya liderinin tek başına kamusal alana çıkıp savurduğu bu tehditler bile aslında akademisyenlere yönelik linç/girişimlerinin boyutunu ve olayın ciddiyetini anlamamıza yeterli olsa da Marmara Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyenler için düzenlenen “uğurlama” etkinliğine bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Barış İçin Akademisyenler ve onları uğurlamak isteyen kitle, Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü önüne geldiklerinde, kampüs içerisinden fırlatılan taş ve sodalı saldırıya maruz kaldılar. Bu vaka, polisin ve üniversiteye ait özel güvenlik ekiplerinin saldırganlara karşı tepkisiz kalıp saldırılara müdahale etmemesiyle, aslında, iktidarın ve ileri gelenlerinin yaptığı nefret söylemi ve hedef gösterme içeren açıklamaların, halk nezdinde belli gruplarda “linç çağrısı” yani toplum bekçiliği ve kendi adaletini kendi sağlama çağrısı olarak algılandığını gösteriyor. Öte yandan, vigilantism için teşvik edici unsurlardan birisi de “ceza almayacağının bilincinde olma” halidir. Linç girişiminde bulunan gruba müdahalede bulunulmaması ve zanlılar hakkında herhangi bir gözaltı vb. işlemin yapılmaması, “ceza almayacağını bilen/farkında olan” linçci grubun, aslında hem söylemsel açıdan hem de “hukuken cezasızlık” açısından örtük olarak teşvik edildiğini gösteriyor.

Son olarak bahsetmemiz gereken husus, “terör örgütü propagandası yapmak” maddesi üzerinden açılan ceza davaları aracılığıyla, akademisyenlerin tutuklanarak hapsedilmeye başlanmasıdır. Davaların çoğu sürüyor. Fakat Prof. Dr. Füsun Üstel ve Doç. Dr. Tuna Altınel aynı suçlamalardan dolayı hapis cezasına mahkûm edildiler. Diğer davaların ve üst mahkemeye yapılan itirazların sonuçlanmasıyla birlikte, tutuklanan akademisyen sayısının artacağı öngörülüyor. İktidar, yalnızca “dışarda” ölüme bırakarak değil, diğer yandan “pişman olmadıkları” yani iktidarın büyüklüğünü/üstünlüğünü kabul etmedikleri gerekçesiyle, attığı imzanın arkasında duran akademisyenlerden hıncını alıyor da diyebiliriz.

 

Makalenin tamamı (PDF Hali) için Tıklayınız.

Not 1: Gelinen sürece baktığımızda, son günlerde Barış için Akademisyenler ‘in davaları AYM’nin emsal kararından sonra hızlı beraat şeklindedir. Temennimiz akademisyenlerin görevlerine en kısa sürede iade edilmeleridir. 

Not 2: Bu yazı CEMİLE SARI’nın yayınladığı “Bir Hayatsız Bırakma Girişimi Olarak KHK’lar: Barış İçin Akademisyenler Örneği” adlı makalesinden alınmıştır. Cemile Sarı; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Genel Sosyoloji ve Metodoloji Programı, Yüksek Lisans Öğrencisidir. 

Not 3: Referans sayıları çıkartıldı, ancak makalede detaylı erişilebilir. 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir