Hayek’in Sosyal Dönüşüm Teorisinde Akademisyenler

“İki yıl boyunca tüm kalbinizle ve zihninizle ürettiğiniz projeyi 3–4 kişinin okumasının nasıl bir his olduğunu biliyor musunuz?” diye soruyordu rachelsmantra steemit üzerindeki blog yazısında. Düşünbil üzerinde yayınlanan tercümede ise akademisyenler’in neden kimsenin okumadığı yazıları yazdığı sorgulanıyordu.

Hayek’in sosyal değişim teorisi dört aktörden oluşur:

  1. Akademisyenler (günümüzdeki anlamından ziyade teorisyen olarak düşünülebilir)
  2. Entelektüel
  3. Halk (popüler fikirlerin hedef kitlesi olarak konumlandırılmıştır)
  4. Siyasetçiler

Hayek’e göre sosyal değişimin anahtarı bu dört aktördür. Teorisyen belirli fikirleri ortaya çıkarır. Ancak genellikle çok zahmetli olan bu işi yapacak aktörler halka ulaşmak konusunda kısıtlı zamana sahip olacak ve ürettikleri teoriyi popüler bir şekilde anlatmakta zorlanacaklardır. Burada devreye entelektüeller girer. Kimisi sanatçı kimisi öğretmen kimisi aktivist olan bu kişiler teorisyenlerin geliştirdiği fikirleri adeta gündelik hayatın diline aktarır ve halk ile buluşturur. Bu fikirlerin geniş kabul görmesiyle birlikte kendi ajandalarını uygulamayı hedefleyen siyasetçiler toplumdan destek görmek için bu taleplerin en azından bir kısmını karşılamaya çalışacaktır.

Teorinin ne kadar gerçeği yansıttığı başka bir yazının konusu olsa da, günümüzde akademisyenliğin durumunu tartışırken uygun bir çerçeve sunacağı aşikar.

Akademisyenler İş Bulmak İçin Makale Yazıyor

Düşünbil’deki yazıda ve daha bir çok kaynakta son günlerde tartışıldığı üzere yazarın, hakem heyetinin ve belki tez danışmanlarının dışında kimsenin okumadığı makalelerin ve tezlerin neden yazıldığı konusu gündemde. Aslında cevap çok basit: Akademisyenlerin iş bulması ve bunu sürdürmesi için makale yayınlaması gerekiyor. ABD gibi rekabetçi akademisyen piyasasının olduğu ülkelerde ise ne kadar tanınmış dergilerde makaleniz yayınlanırsa o kadar iyi şartlarda iş bulmanız mümkün oluyor. Ancak burada bir problem var.

Akademik bir tez ya da makale yazmak ve yayınlamak için o konuda daha önce yazılmamış konulara odaklanmanız, yeni bir bakış açısı (ya da harman) getirmeniz beklenir. Anarşizm üzerine bir tez yazmak üzere başladığınız yolculuğunuz serbest piyasa anarşizminde Rothbardçı meta-etik başlıklı bir tezle sonuçlanabilir. Bu kadar spesifik konuda yazılmış bir tezi savunma yaptığınız heyetin okumuş olması bile sizin için büyük bir kazanç olacaktır (ve evet, savunmasına girdiği tezin tamamını okumayan hocaların sayısı az değildir.)

Ülkemizde durum biraz daha farklıdır zira akademisyenlerin büyük bir kısmı devlet memurudur. Levent Ünsaldı bir yazısında Türkiye’deki akademisyenleri tedrisi memur olarak nitelendirirken, bir başka yerde akademisyenlerin Anadolu’nun çeşitli yerlerine memur olarak atanmasının düşünen insanları pasifize (ve benim tabirimle memurize) etmeye yönelik muazzam bir hamle olduğundan bahsetmişti. Memuriyeti kaybetmemek adına profesörler tarafından makale üretmek için uygulanan skandal yöntemler, Türkiye akademisinin intihal şampiyonu olması gibi gündemde kendisine yer bulan konular da memurizasyonun sonuçlarını göstermesi bakımından önemli.


Daha önce yazımızda da değindiğimiz internet ile birlikte bilimin demokratikleşmesi ve Youtube, Patreon gibi kanallarla bu işlere zaman ayıranların gelir elde edebilmesi ile paradigma değişiyor. Sosyal bilimlerde de benzer bir durum sözkonusu. Trump’ın seçilmesi ile zirveye ulaşan süreçte ana-akım medya, akademi, enstitüler ve düşünce kuruluşlarına karşı bir avuç alt-right mensubu adeta gündemi ele geçirmişti. Steve Bannon başta olmak üzere bir çok isim internet yayıncılığından başlayan serüvenlerini zirveye, Beyaz Saray’da baş danışmanlığa kadar taşıdı.

Klasik Akademisyenler Fikirlerini Kendi Kurumlarında Dahi Yazamıyor

Hayek’in sosyal değişim teorisine dönersek. Teorisyenlerin ürettikleri zaten oradaydı. İnternet yıldızı entelektüeller bu fikirleri alıp basit bir şekilde halkla tanıştırdılar. Buradaki püf nokta rakip görüşlerin ve entelektüellerinin bu fikirleri halka iletemeyecek kadar teorik kalmasıydı. Çok güçlü akademik tezler savunulsa bile fildişi kulelerden aşağıya bir türlü süzülemiyordu. Bu durumda geniş halk kitlelerine hitap edip siyasetçilerin bu fikirleri satmasını sağlamak işten bile değildi. Bürokrasi ve diplomasiyi monşerlerden temizlemekten tutun Meksika sınırına duvar örmeye kadar varan çeşitli muhafazakar siyasi projeler bu çarkın ürünleriydi. Klasik akademisyenler fikirlerini mensubu olduğu kurumlarda dahi yayamazken yeni nesil entelektüeller dünyanın her yerinde teorileri halkla buluşturmaya devam ediyordu.


Stoacılara göre insanlar için mutluluğa giden yol şunlarda bulunur: hayatta sana verileni kabul etmek, zevk arzumuz veya acı korkumuz tarafından kontrol edilmemize izin vermemek, etrafımızdaki dünyayı anlamak için aklımızı kullanmak ve tabiatın planındaki kendimize düşen görevi yapmak, ve beraber çalışıp başkalarına karşı dürüst ve adil olmak.

Teorinin pratiğe aktarımı ile ilgili güncel bir örnek ile yazımızı tamamlayalım. Yukarıda Wikipedia özeti olan Stoacı felsefe binlerce yıl önce kuramsallaştırılmıştı. Ancak bugünlerde bu felsefe özellikle kişisel gelişim alanında yeniden gündeme geldi. Bireyin mutluluğu kendi içinde araması ve koşullardan bağımsız mutluluğa erişmesi üzerine eğitimler veren, kitaplar yazan bazı isimler bir çok kişinin hayatına dokundu ve bu işi bir akım haline getirerek önemli paralar kazandı.

Stoacılığın en detaylı noktaları üzerine makaleler ve tezler yazan akademisyenler ise okunmamaya ve iş stresi yaşamaya devam ediyor.

 

Yazar: Cenk Özer

Kaynak: Duzensiz.org, Medium


 
 
 

Ahmet Doğan

Araştırmacı - EE Mühendisi İnsan Hakları Savunucusu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir