Akademisyenler Neden Saçmalıyor?

Yazan: Doç.Dr. Aslıhan Aykaç Yanardağ*

Gün geçmiyor ki bir rektör, bir dekan ya da bir bölüm başkanından bilim ile bağdaşmayan bir saçmalık daha duymayalım. Isparta’da bulunan Süleyman Demirel Üniversitesi’nin Fizik Bölümü’nde görev yapan Prof. Dr. Ahmet Faruk Özdemir, Twitter’dan bir kadın öğrenciye yazdığı paylaşımda “Senin zihniyetindeki kızlar senin zihniyetindeki öğretmenler tarafından üniversiteye gelene kadar ortaokul ve lisede patlatılarak geliyor ve hiç dile getirilmiyor.” ifadesini kullandı, sonra burada yazım yanlışı olduğu, aslında “parlatılarak” demek istediği yönünde açıklama yaptı, ancak yine de hakkında soruşturma açılmasına engel olamadı.

Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Ahmet Ağırakça, öğretim görevlisi Emre Özyetiş için “Okulumda erkek olup kız gibi davranan hoca istemiyorum.” dedi. Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Ramazan Taşaltın “İslami olarak cumhurbaşkanına itaat etmek farzı ayın’dır. Karşı gelmek de harpten kaçmak manasına gelir haramdır.”, sözlerine AKP saflarından dahi tepki geldi. Rektör görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Son olarak, Necmettin Erbakan Üniversitesi Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Karalı, 31 Mart’taki yerel seçimlerde kadın adaylara oy vermeyeceğini açıkladıktan sonra istifa etti. Bunlar basına yansıyan örnekler. Bir de basına yansımayan, daha usturuplu biçimlerde iktidara yakınlıklarını ifade eden, oturdukları koltuklara ulaşmalarını sağlayanlara minnettarlıklarını daha ölçülü biçimlerde gösteren, atanır atanmaz çeşitli ifadelerle siyasi angajmanlarını dile getiren, yandaşlıkla yalakalık arasındaki ince hattı korumayı becerenler de var.

 

Buradaki sorun bir bilim insanın siyasi görüşü olması ya da olmaması, siyasi görüşünün ne olduğu değil. Aynı şekilde bir bilim insanının dini inancı ya da dünya görüşünün belli bir yönde olması da değil. Ancak siyasi görüş, dünyayı anlama ve anlamlandırma biçimi ya da dini inanç bilimsel bakış açısına müdahale etmeye başladığında, bilim insanı bir rol karmaşası yaşamaya başlar.

Bilimsel düşüncenin ön koşulu önyargılardan, kalıp yargılardan kurtulmak, zihni özgür bırakmak ve sorgulamaktır. Bilim kuşkucudur, dini, siyasi ve ideolojik sınırları aşacak biçimde bilgi üretir, yenilik peşinde koşar. Söz konusu örneklerde dikkat çeken ikinci bir sorun da akademik personelin idari konumlara geldiğinde başkalaşım geçirmesi. Daha açık bir ifadeyle idari statünün ve buna bağlı sorumlulukların akademik statü ve bilimsel sorumlulukların önüne geçmesidir. Burada bir rol karmaşası değil, bir rol çatışması söz konusudur.

Akademik çalışmalarında liberal siyaseti savunan, demokrasiye vurgu yapan, parlamenter sistemlerden dem vuran bir siyaset bilimci, bölüm başkanı ya da dekan olduğunda karar alma süreçlerine idari konumları olmayan akademik personeli dahil etmek, bölüm üyelerinin ya da fakülte üyelerinin görüşlerini almak yerine tek başına karar almayı ve yetkisini sonuna kadar kullanmayı tercih eder.

Bu tür davranışları yalnızca bireysel düzeyde çözümlemek de yeterli olmaz. Bu tuhaf açıklamaların, anlamsız özgüvenin arka planında üniversitelerin kurumsal özerkliğinin olmaması, liyakate ve uzmanlaşmaya dayalı bir kadrolaşma yerine yandaşlığa ve torpile dayalı bir atama ve yükseltme sistemi bulunması da önemli bir rol oynuyor. Böyle olunca insanlar kadro almak için ya da idari bir konuma gelebilmek için iktidara sadakatlerini garip açıklamalarla göstermeye çalışıyor.

Üniversiteler, devletin herhangi bir bürokratik biriminden farksız bir biçimde hakim ideolojiyi yeniden ve yeniden üreten, devletin işleyişine hizmet etmeyi bilimsel üretime önceleyen yapılar haline geldiğinde bir vergi dairesinden ya da tapu kadastrodan farkı kalmıyor. Buna paralel olarak akademisyenler de kendilerini bilim insanından çok devlet memuru gibi görüyor.

Taşra Üniversitesi Faktörü

Bu açıklamalarla ilgili bir başka dikkat çekici unsur da bu tuhaflıkların sıklıkla taşradaki devlet üniversitelerinden kaynaklanıyor olmaları. Durmuş Günay ve Aslı Günay’ın Yükseköğretim ve Bilim Dergisi’nde yayınladıkları makaleye (i) göre 1982 öncesinde 19 olan üniversite sayısı 1982 sonrasında açılan sekiz üniversiteyle birlikte 27’ye ulaşmış, 1992 yılında 23 devlet üniversitesinin daha açılması önemli bir dönüm noktası olmuştur.

Ancak üniversite sayısındaki asıl büyüme 2006 yılından sonra her yıl düzenli bir biçimde sayıları artan taşra üniversiteleri sayesinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla yükseköğretim hâlâ büyük oranda devlet yatırımı, devlet teşvikleri ve devletin denetimi ile yürütülmektedir. Vakıf üniversitelerinin açılması ile ortaya çıkması beklenen rekabet ortamı gerçekleşmemiş, bilimsel yapıların gelişimi devletin kalkınma politikalarına ve iktidarın ideolojik baskısına maruz kalmıştır. Devletin üniversite açma hızına karşılık, bilim insanı yetiştirme, beyin göçünü tersine çevirme ya da öğretim üyesi yetiştirme çabaları yetersiz kalmıştır. Böyle olunca bu üniversitelere yönelecek akademik personelin niteliği de evrensel bilimsel beklentilerin altında kalmıştır.

Yapısal sıkıntıların ötesinde, bu üniversiteler bu tür zihniyetlerin varlığıyla bir akademik kültürün, kampüs hayatının ya da kurum kültürünün ortaya çıkmasına da zarar vermektedir. İdari işleyiş yalnızca yasalardan, mevzuat ve yönetmeliklerden ibaret değildir. Aynı zamanda kabaca “teamül” diyebileceğimiz, yazılı olmayan ve kurumsal yapıya göre şekillenen, akademik toplumun yazılı olmayan kurallarından da söz etmek gerekir. Kurum kültürü, bir kurumun türdeş olduğu tüm diğer kurumlarla paylaştığı ve tabi olduğu bürokratik çerçevenin dışında, bir kurumun özgün pratikleri, düzenlediği etkinlikler, temsil ettiği düşünme biçimini de kapsar.

Bir kurumun maddi imkanları, sahip olduğu altyapı ve işleyişinin sonucu olarak ortaya çıkan maddi çıktılar da kurum kültürünün bir parçasıdır. Üniversiteler üzerinden anlatmak gerekirse, kurum kültürü bilimin ideolojilere veya başka tür düşünme biçimlerine üstün geldiği, üniversitelerin düzenledikleri etkinliklerle, akademik çevrelerin dışında kitlelere yönelik yayınlarla anıldığı, bilim insanlarının uzmanlıklarına göre değerlendirmeler yaptıkları bir yapıdır. Ne yazık ki Türkiye’de akademik işleyiş böyle bir ideal tipten çok uzak.

(i) GÜNAY, Durmuş, Aslı GÜNAY, 1933’den Günümüze Türk Yükseköğretiminde Niceliksel Gelişmeler, Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, 2011, Cilt 1, Sayı 1.

 

*Doç, Dr., Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

Kaynak: Gazete Duvar, Forum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir